Dağların eteklerinde kayaların diplerinde kalmıştı lycus denizinin küçük su birikintileri tepelerinde meşe palamut’u kestane kızıl çam ağaçları yaban böğürtlenleri ile dolup taştığı zamanlar egede ormancı beyi yaşarmış. Güzeller güzeli bir eşi varmış gün olmuş bir kız çocuğu doğmuş çocuğun olması ne güzel ormancı beyinin ama çirkin mi çirkin kimseler söyleyememiş. İlk gördüğünde bey gücüne güvenip hiç sorun etmemiş güzeller güzeli eşi dayanamayıp intihar etmiş bir gece vakti bey yıkılmış ve kızı için her şeyi yapmış aynaları bile yok etmiş tül perdelere sardırıp atmış dehlizlere halkının saçlarını bile taramasını ve bakımlı olmasını yasaklamış. Bey kızının çirkinliğinin yok edilmesi için dünyanın neresinde bir su, bir çamur varsa ve bunları kim uyguluyorsa hepsini orman beyliğine getirtmiş dünyanın en güzel kumaşlarını en iyi dokumacılarını terzilerini en mükemmel cilt bakıcılarını zamanın en iyi doktorlarını çağırmış kızında bir parça güzellik aramış karısından ve kızı bir gün kendini gördüğünde nefret etmesin kendinden diye ama nafile. Hiç erkek çocuklarla bile oyun oynatmamış severde sonra ona çirkin olduğunu söylemesinler diye. O zaman çizilmiş ida dağlarından Babadağ karcıya oradan sipil dağına sipilden idaya dokuma tekstil moda saç ayağında Zaman durur mu ki gün gelmiş kızı serpilmeye başlamış arkadaşları da ve kızlar büyümüş teker teker evlenmişler etrafında Bir gün oda evlenmek istediğini söylemiş babasına. Bey halkının alenen evlenmesini yasaklamış. Beyliğinden genç delikanlıları çağırıp kızıyla evlendirmek istemiş. Fakat kızını bir defa gören bu çirkin kızla evlenmektense ölmeyi tercih etmişler o kadar huyu güzel insan mı insan bu çirkin kızla. Bunu duyan genç kız ilk defa düşünmek üzere neden evlenmiyor bu erkekler benimle deyip yalnız dolaşmaya çıktığında, durgun bir su birikintisinde kendi siluetini görmüş ve çok korkup uzaklaşmış ve kimdi bu çirkin şimdiye kadar görmemişti böyle korkunç bir yüze sahip bir canlıyı. Kafasında her gün düşünmüş soramamışta birilerine. Bir gün tak etmiş canına bu ara kendini bir gören öldürmeye devam ediyormuş kendini. Tekrar çıkmış dışarıya yalnız tekrar görmek istemiş suda gördüğü canlıyı acaba gelir miydi. Suya eğilip baktığında tekrar korkmuş ama kaçmayıp seslenmiş, onunda oynamış dudakları uzatmış elini oda uzatmış sonra aynı kıyafetleri giydiğini görmüş ondan başkası aynı kıyafeti giyemezmiş ilk defa biri onun kıyafetini giymiş işte o zaman anlamış intihar eden erkekleri çünkü açı olan sudaki kendisiydi.
Koşarak babasına gitmiş ve bir kazan dolusu su getirtmesini istemiş baba telaşla olmaz deyince kızı ısrar etmiş babası beklemediği günün geldiğini anlamış sudan vaz geçip yıllardır yasaklı aynalardan birini istemiş. Kızın ismi bile yokmuş sadece prenses diye sesleniliyormuş kendine, ayna tül perde ile konulmuş karşısına eliyle indirdiğinde tül perdeyi dönmüş babasına ve çirkinliğin prensesiyim ben işte baba diye seslenince tüm yapılanlar bitmiş yasaklar kaldırılmış. Öyle bir ruhu varmış ki hiç hayıflanmadan kabullenmiş
Gerçeği halkın onun mutluluğu için nelere katlandığını babasından herkesin mutlu olması için ne yapılması gerekiyorsa yapmasını genç erkeklerin artık gelmemesini insanların şölenler içinde evlenmesini yoksa erkeksiz bir halk olacağını ifade edip kendisininse bu beylikten ayrılacağını söyleyip gün geldiğinde terk edecekti beyliğin sarayını
Ayrılık zamanı gelir çatar o gün güneş bile doğmak istemez siyah bulutlardan bir perde yapmak ister kendine ay sararır üzüntüden Çirkinliğin prensesi hiç isyan etmemiştir. Lakin kararlıdır kaderi ile yüzleşmeye gözyaşları bedene atılarak uğurlanır, o günden beridir gelinlerin anaları ağlar bedenlerin terlemesi o günden kalmıştır bize beylik artık sessiz sedasız kalır. Elinde bir çıkın içinde birkaç pembe domates peynir birazda ekmek ve tuz ardına bakmaksızın ilerler prenses asil ve mağrur ufukta ormanlara doğru kaybolur.
Güzel ruhlu çirkin prenses yürür yürür ormanda, ağaçların şarkılarını dinler kuşlar sesleriyle eşlik eder yalnızlığına yaban hayvanları korumak için uzaktan takip ederler. Günler geçer ve bu güzelim doğa nasılda dayanır bu yüze işkencedir bu yüz bu beden kainatın güzelliklerine diyerek ölmeyi düşünür artık kimse göremeyecektir bu çirkin yüzü. Bir gün yüksek bir kayalığa gelmiştir. Artık terk etmek ister bu dünyayı, çıkındaki son kıyıntıyı da yer çıkar yüksek bir kayanın zirvesine şöyle bir bakar güzelliklere ve zemine. Uçsuz bucaksız mavi bir gök, yemyeşil ağaçlar, uzayıp giden ovalar salına salına akan bir nehir, aşağıda durgun küçük bir su birikintisi ve dağlar alçalır önünde. Sorar kendine ve tanrılara neden ben güzel değilim ilk isyanıdır hayata ve tanrılara, olinposta tanrıların tahtları sallanır tahtlar dayanamaz bu isyankâr yakarışa. Nereden bilecekti zeusun ormancı beyini kıskanıp onun kılığında dokunmuştu güzeller güzeli annesine Kendini bırakır boşluğa, güneşte alev topları patlar, ay ve güneş ne zaman doğacaklarını unutmuş ortalığı kızıl bir toz bulutu kaplar siyah bulutlar eşlik eder ağaçlar yapraklarını bile oynatamaz, rüzgârın şarkısı biter, kuşlar ötmez, geriden kurtun, çakalın uğultuları duyulur toprak ve kayalar beyaz pamuğa dönüşür ondandır eğenin pamuğunun güzelliği. Düşer çakılırcasına gözler son defa kapanır suda. Sudan dalgalar ayrılır serilir beyaz beyaz teras olur. Pamuk taşlaşır dağların eteklerinde şıçrayan su damlaları pembe açmış zakkumlara döner. Kayalar oynar sıcak sular çıkar. Sodalı ılık, kırmızılı sıcak, kükürtlüsü yeşil çamurlu ve Fin hamamı için buhar çıkar yerden. Bir depremdir olup biten, ortam toza bulanmış rüzgâr eseceği yünü şaşırmış, ayla güneş karşı karşıya suskun zamanı şaşırmış. Ardından lycos denizinin son istiridye kabuğunun içinden beyaz tül elbise giydirilmiş beden birkaç yüz güvercin gagalarında sırma sırma saçlarıyla beyaz teraslara çekilmiş. Zaman sanki kırılmış dünya sanki beklenen güzel için yeni baştan kurulmuş. Ege kırılmış ege ak denize o gündendir miras sallanır durur bu bölge, her depremden sonra bir güzel daha gelir egeye. Güzel gözlerini açtığında etrafında bir sürü insan ve beyazlar içinde beyaz bir zeminde şaşkın şaşkın az biraz şehla gün ışığında hafiften ıslak gözler yeşil yay kaşlı uzun kirpiklerin altından ela ela bakar, kahve kızıl ıslak sırma saçlı aslan yelesi misali omzunda. beyaz tenli güneşin yakmaya kıyamadığı, ne uzun ne minyon biraz kaslıca omuzlu inceden beli, dik göğüsleri ince uzun kalem parmaklı, küçükçe ayalı eli, ince bilekli, beyazca sütün bacaklı hafif taraklı ayakları. O gündendir beyaz krem eğemin mermerleri.Yanına orta yaşlı hafif kıvır saçlı bir adam yanaştı tahminim beyazın bahçıvanıydı. Seslendi cevap alamadı bir daha sonra elini uzatıp tuttu böyle bir çiçek ilk defa görüyordu. Suskundu çirkin prenses ama bilmiyordu ne kadar güzel herkes ona çiçek diyordu. Tanrılar onlara çiçeklerin prensesini göndermişti. Aynayla ilk karşılaştığında ruhunun güzelliği bedenine yansımış insanların neden çiçek dediğini anlamış. Mekânın cennet olduğunu sanmış ama gerçekten dünyadaydı. Şimdi çok tanda çok güzel gençti çok kadın onu kıskanırken erkeklerde âşıktı. Sanki bir elinde ay beyaz traventenler sodalı ana rahmi sıcaklığı bir elinde güneş kırmızı su ayakları altında dünya kükürtlü sıcak çamurlu, etrafında pembe açmış zakkumu. Gözlerinin önünde beyaz birleşmiş yeşille lycus denizinin mavisiyle gök yüzüne leodikyanın kuzeyine kurulmuş kutsal suyun şehri yükselen hierapolis.Leto’dan doğmuş bu şehirde Apollon Artemis ikiz.
dr cengiz aktürk